Felsefe Hakkında Hiçbir Şey Bilmiyorum
Felsefe hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Tıpkı Sokrates gibi. Ama belki de en iyi başlangıç noktası burası. Bu podcast’te gündelik hayatla felsefeyi birleştiriyor, büyük soruları küçük anlara sığdırıyoruz. Ahlak, özgürlük, toplumsal roller, kimlik, anlam, varoluş, güven, aşk... Her bölümde farklı bir filozofun düşüncelerine kulak veriyor, felsefi sorulara farklı açılardan yaklaşıyoruz. “Felsefe” kategorisindeyiz. Ama sadece düşünen değil, hisseden, gülen, sorgulayan bir yer burası. 📲 instagram.com/felsefecocuklari Reklam ve İş birlikleri için: ayseniremates@gmail.com
Hayat Gerçekten Tekrar mı Ediyor?
Hepimiz bazen "Neden aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyorum?" diye düşünüyoruz. Peki gerçekten hayat mı kendini tekrar ediyor, yoksa biz mi benzer deneyimlere aynı anlamı yüklüyoruz?
Bu bölümde Herakleitos, Kierkegaard, Nietzsche ve Deleuze ile değişimi, tekrarı ve dönüşümü konuşuyoruz. Belki de mesele döngüyü kırmak değil, her dönüşte nasıl biri olduğumuzu fark etmek.
Çöp Kutusu Yalan Söylemez
Çöp gerçekten nedir?
İşe yaramayan bir nesne mi, yoksa değerini bizim kaybettirdiğimiz bir şey mi?
Bu bölümde Mary Douglas, Michael Thompson, Zygmunt Bauman ve Walter Benjamin ile birlikte çöpün, tüketimin, hafızanın ve değerin felsefesini konuşuyoruz.
El Âlem
"El âlem ne der?"
Belki de çocukluğumuzdan beri en çok duyduğumuz cümlelerden biri.
Peki el âlem kim?
Neden bazen hiç tanımadığımız insanların ne düşüneceği, kendi isteklerimizden daha önemli hale geliyor?
Bu bölümde Erving Goffman, Norbert Elias, Michel Foucault ve Ruth Benedict ile birlikte utancı, toplumsal baskıyı, görünmez seyircileri ve hayatlarımızı şekillendiren o meşhur "el âlem"i konuşuyoruz.
Dedikodu Yapmasaydık Ne Kaybederdik?
Dedikodu gerçekten sadece kötü bir alışkanlık mı? Yoksa insanları birbirine bağlayan görünmez toplumsal bağlardan biri mi?
Bu bölümde Georg Simmel, René Girard, Aristoteles ve Montaigne ile birlikte dedikodunun toplumsal, ahlaki ve insani yönlerini konuşuyoruz.
Neden Herkes Terapide?
Modern insan ne zaman kendisinin en büyük projesi haline geldi?
Bu bölümde Michel Foucault, Eva Illouz, Erich Fromm ve Nikolas Rose ile birlikte terapi kültürünü, psikoloji dilinin yükselişini ve neden sürekli kendimizi açıklamaya çalıştığımızı konuşuyoruz.
Ya Hayatın Anlamı Mutlu Olmak Değilse?
Mutlu olmak gerçekten hayatın amacı mı? Yoksa biz mutluluğa, taşıyamayacağı kadar büyük bir anlam mı yükledik?
Bu bölümde Nietzsche, Viktor Frankl, Emil Cioran ve Martha Nussbaum ile birlikte mutluluğun peşinden koşan modern insanı konuşuyoruz.
Belki de iyi bir hayat ile mutlu bir hayat aynı şey değildir.
Ben Yapsam Çöp, O Yapınca Sanat
Bir muz duvara bantlandı. Ve insanlar ikiye ayrıldı:
“Bu sanat değil.”
“Zaten mesele o.”
Bu bölümde modern sanatı, sanat elitizmini ve neden bazen bir eserden çok onun hikâyesini konuştuğumuzu tartışıyoruz.
Marcel Duchamp, Arthur Danto, Jean Baudrillard ve Pierre Bourdieu var.
İnsan Neden İnanmak İstiyor?
İnsan neden inanmak istiyor?
Nietzsche, Kierkegaard, Freud ve William James aynı masada buluşuyor. Kimisi inancı bir ihtiyaç, kimisi bir sıçrama, kimisi bir savunma mekanizması, kimisi ise yaşamı mümkün kılan bir güç olarak görüyor.
Peki insan gerçekten hiçbir şeye inanmadan yaşayabilir mi?
Yoksa hepimiz farkında olmadan bir şeyleri kutsallaştırıyor muyuz?
Bu bölüm biraz din hakkında. Ama biraz da aşk, umut, korku, yalnızlık ve anlam arayışı hakkında. Çünkü bazen mesele Tanrı değil İnsanın boşlukla ne yaptığıdır.
Çoğunluk Her Zaman Haklı mı?
Bir şeyi herkes savunuyorsa gerçekten doğru mudur?
Bu bölümde Jean-Jacques Rousseau, John Stuart Mill ve Alexis de Tocqueville ile çoğunluğun gücünü ve sınırlarını konuşuyoruz.
Çoğunluk gerçekten doğruyu mu bulur, yoksa sadece en çok tekrar edilen şeyi mi?
Devlet Bizi Korur mu, Kontrol mü Eder?
Güvende olmak için ne kadar özgürlüğünden vazgeçersin?
Bu bölümde Thomas Hobbes, John Locke, Michel Foucault ve Giorgio Agamben ile şu sorunun peşine düşüyoruz:
Korunuyor muyuz yoksa yavaş yavaş kontrol edilmeye mi alışıyoruz?
Çocukluk: Kaybettiğimiz Bir Zihin Hali mi?
Bu bölümde çocukluğu bir yaş olarak değil, bir zihin hali olarak düşündük:
Jean-Jacques Rousseau ile doğallık ve bozulma,
Jean Piaget ile çocuk zihninin farklılığı,
Donald Winnicott ile oyun ve kendini kurma,
Friedrich Nietzsche ile yeniden çocuk olabilme ihtimali…
Ama asıl soru şu: Biz büyürken neyi kaybettik?
23 Nisan’da çocuklara bakarken, belki bu kez kendimize bakıyoruz. Çünkü bazen bir çocuk bize düşünmeyi değil, yeniden düşünmeyi hatırlatır.
Bakışın Zehri: Nazar ve Hasetin Metafiziği
“Nazar” dediğimiz şey gerçekten dışarıdan gelen bir etki mi…
yoksa başkalarının bakışı altında kendimizi kaybetmemiz mi?
Bu bölümde Jean-Paul Sartre, İbn Haldun, René Girard
ve Emmanuel Levinas ile bunu konuştuk.
Ama asıl soru şu: Sen kendine nasıl bakıyorsun?
Hissizliğin Konforu: Derinlikten Neden Ölümüne Korkuyoruz?
Bir şey görüyoruz.
Bir an üzülüyoruz.
Ve sonra… geçiyoruz.
Peki gerçekten hissetmiyor muyuz, yoksa hissetmemek için mi hızlanıyoruz?
Bu bölümde, duyguların neden artık içimize işlemediğini konuşuyoruz.
Susan Sontag, Jean Baudrillard, Zygmunt Bauman ve Albert Camus ile birlikte.
Belki de mesele duygusuzluk değil. Sadece… kalamamamız.
Dinledikten sonra acele etme. Geçme. Kal.
Şaka mı Bu?
Gerçek dediğimiz şey ne kadar ciddi?
Bir günlüğüne herkes yalan söylüyor, ama kimse buna kızmıyor.
Peki neden?
Bu bölümde şakayı konuşuyoruz. Ama eğlence olarak değil.
Bergson ile neden güldüğümüzü, Nietzsche ile kahkahanın acıyla ilişkisini, Diogenes ile ciddiyetin aslında ne kadar kırılgan olduğunu, Levinas ile de şakanın sınırını konuşuyoruz.
Belki de mesele şaka değil bizim fazla ciddi olmamız.
Kendini Geliştirmek Bir Kaçış mı?
Kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz ama belki de kendimizden uzaklaşıyoruz. Bu bölümde şu sorunun peşine düşüyoruz:
Gelişmek gerçekten ilerlemek mi, yoksa zarif bir kaçış mı?
Illich, Fromm, Deleuze ve Weil ile “daha iyi olmak” fikrini biraz sarsıyoruz.
Belki de bu bölüm kendine bir şey eklemek yerine, kendine bakmanı sağlayacak.
İtaat Etmeden Yaşayabilir miyiz?
İtaat gerçekten zorunlu mu, yoksa fark etmeden alıştığımız bir şey mi?
Bu bölümde Hobbes’la düzen için neden itaat ettiğimizi, Foucault’yla artık kimsenin bizi zorlamadan nasıl itaat ettirdiğini, Milgram’la insanların otorite karşısında ne kadar ileri gidebildiğini ve Arendt’le düşünmeden itaat etmenin nasıl tehlikeli hale geldiğini konuşuyoruz.
Bir Şeyi Çok İstemek Onu Değerli Yapar mı?
Bir şeyi çok istemek… onu gerçekten değerli yapar mı?
Bu bölümde arzunun doğasına bakıyoruz.
Spinoza arzuyu insanın özü olarak görür.
Schopenhauer arzunun insanı sürekli huzursuz eden bir güç olduğunu söyler.
René Girard arzularımızın çoğunun başkalarından öğrenildiğini anlatır.
Carl Jung ise bazen istediğimiz şeyin, içimizde eksik kalan bir parçanın sembolü olduğunu düşünür.
Peki gerçekten neyi istiyoruz? Ve arzularımız gerçekten bize mi ait?
Bir Dakika, Size Yetişiyorum!
Bir şeyleri gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa sadece kaçırmamak için mi?
Bu bölümde modern çağın en tanıdık ama en az konuşulan duygularından birini ele alıyoruz: FOMO — kaçırma korkusu.
Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak… Bir yerde olmazsak bir şeylerin eksik kalacağını hissetmek… Başkalarının hayatına bakarken kendi hayatımızı gecikmiş gibi görmek.
Peki gerçekten bir şeyleri mi kaçırıyoruz?
Bu soruyu düşünürken Kierkegaard’la kendilik ve kaygıyı,
Bergson’la zamanı nasıl yaşadığ...
Kim Olduğumuzu Kim Belirliyor?
Kimlik dediğimiz şey ne kadar bize ait?
Bu bölümde Hannah Arendt, Judith Butler, Erving Goffman ve Michel Foucault ile kimliğin nasıl bakışla, tanınmayla ve güç ilişkileriyle kurulduğunu sorguluyoruz.
Burası Konfor Alanı mı, Yoksa Bildiğim Tek Yer mi?
Alışkanlıklar bizi korur mu, yoksa fark etmeden sınırlar mı?
Bu bölümde Aristoteles, William James, Pierre Bourdieu ve Epiktetos ile konfor alanı fikrini alışkanlık, karakter ve içsel özgürlük üzerinden tartışıyoruz.
Tembellik Hakkı Var da, Biz mi Uygulamadık?
Durmak neden bu kadar zor?
Bu bölümde Paul Lafargue, Max Weber, Aristoteles ve Byung-Chul Han ile çalışma ahlakını, suçluluğu ve “işe yarar olma” baskısını masaya yatırıyoruz.
Bakınca mı Güzel, Bakmayı Bilince mi?
Bir şeye bakıyoruz ve “güzel” diyoruz. Ama gerçekten baktığımız için mi, yoksa bakmayı bildiğimizi sandığımız için mi?
Bu bölümde güzelliği tanımlamaya çalışmıyoruz. Platon, Kant, Schopenhauer ve Spinoza’yla birlikte şunu kurcalıyoruz: Güzellik gözün gördüğü bir şey mi, yoksa bakışın kurduğu bir ilişki mi?
Bakmakla görmek arasındaki o ince farkta duruyoruz. Ve belki de en zor soruyu soruyoruz: Biz neye bakıyoruz?
Bu Kadar Şeye Maruz Kalmak Zorunda mıyız?
Her şeye bakıyoruz. Her şeyden haberdarız. Ama giderek daha yorgunuz.
Bu bölümde siyasetle kurduğumuz maruz kalma ilişkisini konuşuyoruz. Arendt, Debord, Rancière ve Agamben eşliğinde şunu soruyoruz:
Bu kadar şeye maruz kalmak zorunda mıyız?
Cevap yok. Ama bakışımızı değiştiren sorular var.
Bir Şeye İnanmadan Yaşanır mı?
Artık büyük inançlara sahip değiliz. Ama bu, hiçbir şeye tutunmadığımız anlamına gelmiyor.
Bu bölümde şunu soruyoruz: Bir şeye inanmadan yaşanır mı?Yoksa inançların yerini sessiz öğretiler mi aldı?
Nietzsche, William James ve Ivan Illich eşliğinde, modern insanın neye yaslanarak yaşadığını düşünüyoruz.
Kendimizle Ne Kadar Temastayız?
Gün boyu her şeyle temas hâlindeyiz. Peki ya kendimizle?
Bu bölümde teması bir duygu hâli değil, bir fark ediş ve sorumluluk alanı olarak düşünüyoruz. Husserl, Merleau-Ponty, Heidegger ve Sartre eşliğinde kendimizle teması nasıl kaybettiğimizi ve bazen neden kaçtığımızı sorguluyoruz.
Bu bir çözüm bölümü değil. Bir durma anı.
Bu Gece Neyi Kutluyoruz?
Yılbaşı gecesi herkes bir şey kutluyor gibi. Ama gerçekten neyi?
Bu bölümde kutlamanın kendisini sorguluyoruz.
Bir araya gelmek ne zaman gerçekten “birlikte olmak” olur?
Hayata “evet” demek cesaret mi, yoksa zorunluluk mu?
Ve bazen sadece dayanmış olmak… yeterli mi?
Platon, Nietzsche ve Cioran’la birlikte
kutlamaya farklı yerlerden bakıyoruz.
Neşeyi de, şüpheyi de, susmayı da masaya koyuyoruz.
Bu bir kutlama çağrısı değil. Bir durma anı.
Belki bu gece yeni bir yılı değil, sadece hâlâ burada olmayı fark ediyorsundur.<
Bilinçli Ama Zombi (Şüpheli)
Bazen düşünüyor gibiyiz ama gerçekten farkında mıyız?
Bu bölümde bilincin ne olduğunu, nerede başlayıp nerede bittiğini; otomatik yaşamakla farkında olmak arasındaki o tuhaf çizgiyi konuşuyoruz.
Zihnin çalışıyor olabilir…Peki ya sen orada mısın?
Bu Sanat Mı Şimdi?
Bir işin karşısında durup “Ben mi anlamıyorum?” diye düşündün mü hiç?
Bu bölümde estetikle ilgili o tanıdık sorunun peşine düşüyoruz.
John Berger, Walter Benjamin, Arthur Danto ve Susan Sontag’la
bakışın, anlamın ve hissetmenin sanatla ilişkisini konuşuyoruz.
Bu bir “sanat dersi” değil. Ne beğenmen gerektiğini söylemiyor.
Sadece şunu soruyor: Sanatla karşılaşırken gerçekten ne yaşıyoruz?
Rahat Batıyor Ama Kalkmaya da Üşeniyoruz
Bu bölümde konfor alanının neden rahatlatıcı olduğu kadar yorucu hissettirdiğini ele alıyoruz.
Değişime direnç, alışkanlıkların yarattığı güven duygusu, rahatlığın iradeyi zayıflatması ve adım atma cesaretinin nereden geldiği üzerine filozofların yaklaşımlarını inceliyoruz.
Herakleitos’un akış fikri, Seneca’nın zorlukla güçlenme görüşü,
Schopenhauer’ın konfor - irade ilişkisi ve Bergson’un yaratıcı hamle anlayışı üzerinden,
“neden kalkamıyoruz ama neden aynı yerde kalmak da bizi rahatsız ediyor?” sorusuna bakıyoruz.
Başarısızlıktan Neden Bu Kadar Korkuyoruz?
Bir şey yapmak isteriz… ama tam adım atacakken içimizdeki o ses yükselir: “Ya olmazsa?”
Bu bölümde bu sesin kökenine ve bizi nasıl durdurduğuna bakıyoruz.
William James eylemin inancı doğurduğunu,
John Stuart Mill hata yapma hakkımızı unuttuğumuzu,
Pascal başarısızlığın bize kendimizi gösterdiğini,
Karl Popper ise yanlışlanmaktan korktukça gelişimi durdurduğumuzu hatırlatıyor.
Belki de korktuğumuz şey kötü sonuç değil; o sonucun bize göstereceği biz.
Eğer uzun zamandır ertelediğin bir ş...
Yapay Zeka İşimi Mi Çalıyor?
Yapay zekâ bir hız, bir kolaylık ve bir üretim gücü sunuyor.
Peki bu, insanı gereksiz hâle getirmek mi yoksa insan olmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmek için bir fırsat mı?
Bu bölümde, “Yapay zeka işimi alacak mı?” sorusunun ardındaki daha derin meselelere bakıyoruz:
Düşünmek ne demek? Anlam nasıl üretilir? Bir makine iş yapabilir ama eylem edebilir mi?
Arendt’in eylem anlayışı, Churchland’ın zihnin biyolojik köklerine dair iddiaları, Harari’nin veri çağındaki insan yorumu ve Dreyfus’un bedenlenmiş zekâ eleştirisi. Hepsi biz...
Gitmek mi, Kalmak mı?
Bir ilişkide, bir şehirde ya da bir işte…
Zaman zaman hepimiz aynı soruya sıkışıyoruz: Gitmek mi, kalmak mı?
Bu bölümde karar vermeyi bu kadar zorlaştıran şeyin ne olduğunu konuşuyoruz.
Kimin için kaldığımızı, kimden kaçtığımızı, neyi korumaya çalıştığımızı… Ve gitmenin her zaman özgürlük; kalmanın her zaman teslimiyet olmadığını.
Belki de önce şunu görmek gerekiyor:
Gitmek de zor, kalmak da. Önemli olan hangisinin seni daha çok harekete geçirdiği.
Soğukkanlı Olmak Ne Zamandan Beri Bir Erdem Oldu?
Soğukkanlılık ne zamandan beri duygusuzlukla karıştırıldı? Bu bölümde Epiktetos’la dinginliğin sınırını, Spinoza’yla duyguların nedenini anlayarak dönüştürmeyi, Martha Nussbaum’la hissetmenin adaletle bağını ve Eva Illouz’la modern çağda duyguların nasıl “pazarlanabilir” hale geldiğini konuşuyoruz.
Belki mesele soğumak değil; hangi duygunu, hangi nedenle soğuttuğunu fark etmek.
Dinlerken kendine sor: Sakinliğin gerçekten denge mi, yoksa iyi paketlenmiş bir mesafe mi?
Artık Hiçbir Şey Heyecan Vermiyor
Her şey var ama hiçbir şey yetmiyor.
Yeni olan çok, ama yenilik duygusu yok.
Camus’nün absürtlüğü, Nietzsche’nin yaşam tutkusu, Frankl’ın anlam arayışı ve Byung-Chul Han’ın yorgunluk toplumuyla bir çağın nabzını tutuyoruz: Tükenmişlik.
Artık hiçbir şey heyecan vermiyorsa, sorun bizde mi dünyada mı?
Belki de anlam, artık “heyecan”da değil — sessizlikte, sadelikte, hatta sıkıntının kendisinde saklıdır.
Komik Olan Neden Komik?
Filozoflar villasında bu kez kahkahalar yankılanıyor.
Ama bu kahkahalar sadece eğlencenin değil, düşünmenin sesi.
Bergson, Freud, Kierkegaard ve Baudelaire aynı masada buluşuyor.
Kimine göre kahkaha toplumsal bir düzeltme, kimine göre bastırılmışın sesi,
kimine göreyse insanın kendi üzerine gülebilme cesareti.
Peki senin kahkahaların ne anlatıyor?
İnsan Neden Hikâye Anlatır?
İnsan, anlatmadan duramayan bir varlık. Çünkü her hikâye biraz hatırlamak, biraz anlamak, biraz da var olmak içindir.
Bu bölümde Arendt’le eylem ve anlatının kesiştiği noktayı, Ricoeur’le kimliğin hikâye içinde nasıl kurulduğunu, Benjamin’le anlatıcının kayboluşunu ve Barthes’la metnin sonsuzluğunu konuşuyoruz.
Belki de hikâyeler bizi birbirimize bağlayan görünmez bir iptir.
Peki senin hikâyeni kim anlatıyor?
Sessizlik Ne Söyler?
Sessizlik. Bazen bir kaçış, bazen bir cevap. Bazen de söylenemeyeni taşıyan görünmez bir dil.
Bu bölümde Wittgenstein’la dilin sınırlarını, Heidegger’le varoluşun sessiz yankısını, Lao Tzu’yla boşluğun bilgelik halini ve Epiktetos’la içsel dinginliği konuşuyoruz ya da belki hiç konuşmuyoruz. Çünkü bazen anlam, sözcüklerin bittiği yerde başlar.
Bir sessizlikte ne duyarız?
Söylenmeyen şeyler bize ne öğretir?
Ve belki de en önemlisi: Sessiz kalmak, düşünmenin başka bir biçimi olabilir mi?
İyi İnsan Olmak Ne Demek?
İyi olmak kulağa basit geliyor ama hepimizin kafasında farklı anlamlar taşıyor. Birine yardım etmek mi? Kurallara uymak mı? Yoksa kendi vicdanına sadık kalmak mı?
Bu bölümde “iyi insan olma” fikrinin peşine düşüyoruz.
Aristoteles bizi “erdemli yaşam”ın ortasında buluşturuyor; Kant, iyiliği niyetle ölçüyor. Bauman, modern dünyanın kaygan zemininde ahlakın eriyip gidişini hatırlatıyor. Nietzsche, iyiliği sorgulamanın kendisinin bile cesaret istediğini söylüyor. Ve Levinas bize iyiliğin asıl yüzünün karşımızdaki insanda, “öteki”nde saklı olduğunu...
Ben Neden Hep Kendimle Kavga Ediyorum?
Kendi kendimizle kavga etmek… Sessiz odalarda yankılanan iç sesler, “yapmalıydın” diyen pişmanlıklar, “yine mi?” diye homurdanan benlikler. Hepimiz bir noktada kendimizi eleştirirken, aslında kiminle hesaplaşıyoruz? Geçmişteki halimizle mi, gelecekteki ihtimallerimizle mi, yoksa şimdiki benliğimizle mi?
Bu bölümde Freud’un bilinçdışı çatışmalarına, Jung’un gölge kavramına, Hegel’in çelişkilerden doğan diyalektiğine ve Sartre’ın özgürlükle gelen yüküne kulak veriyoruz. İçimizdeki çatışmaların sadece bir zayıflık değil, dönüşümün de zemini olabileceğini tartışıyoruz.
Neden Hep Erteliyorum?
Bir türlü başlayamadığın işler, “yarın kesin yaparım” deyip de rafa kaldırdığın kararlar, zamanın ucunda sallanıp duran hayaller… Ertelemenin pençesinden kurtulmak neden bu kadar zor?
Bu bölümde ertelemenin sadece “tembellik” olmadığını, aslında özgürlük, kaygı ve sorumlulukla iç içe geçmiş bir mesele olduğunu konuşuyoruz. Sartre’ın özgürlük yükünden, Epiktetos ve Seneca’nın disiplin öğütlerinden, Byung-Chul Han’ın modern zaman eleştirisinden yola çıkarak ertelemenin felsefi arka planını inceliyoruz.